top of page

İbrahim Şinasi

İbrahim Şinasi
00:00 / 05:10

Merhaba, ben İbrahim Şinasi Türk edebiyatının Batılılaşma yolunda: "Yok mu ya bir şeyler yenilikçi, değişik, farklı?" diye bağıran ilk çığlıkları atan gazeteci, şair, oyun yazarı ve aynı zamanda da dilbilimci. Hadi gelin, 1826'da İstanbul’un Cihangir mahallesinde doğan bu adamın gözünden görün bir de hayatı.

İlkokul yıllarım çok klasik: Mahalle Sıbyan Mektebi, Feyziye Mektebi falan filan… Ama ben öyle bildiğiniz gibi çocukluğunu her şeyden keyif alarak geçiren biri değildim. O yaşlarda, yetim kaldım, cebimde bozuk para yoktu, ama bir şekilde okulda okudum, okudum, okudum... Ardından Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi'nde işe başladım. Burada Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendim. Şaka yok, Fransızca öğrendim, tam da Batı'dan gelen o havayı içime çektim!

Yıl oldu 1849,  beni Paris’e yolluyorlar (belli ki Osmanlı, "bu adam bir farklı, onu dışarıda pişirelim" demiş). Paris'te Batı kültürüne bakarken, şöyle bir düşündüm: “Yahu, bizim edebiyat da biraz Batılılaşmalı! Bizim neyimiz eksik bunlardan.” Ve hemen başladım Fransız şiirini Türk şiirine uyarlamaya... Hem dil, hem biçim olarak Türk şiirine yeni bir soluk getirmeye çalıştım. Sonuçta ben, Batı’daki her şeyi, biraz Türkçeye uyarlamayı seven bir adamdım. 

Fransızca demişken o mükemmel eserim Tercüme-i Manzume’den bahsetmezsem olmaz. Bu kitabım Fransız klasik şiirlerinden yapılan çevirilerden oluşuyor ve Batı edebiyatının izlerini Türk şiirine bir nakliyatçı edasıyla taşıyor. Racine mi lazım sana, Lamartine mi yoksa, veya La Fontaine hepsini bulabilirsin içinde. 

İlklere de imza attım ben. Müntehabat-ı Eş’âr’da , topladım tüm şiirlerimi, Eski divan geleneğinden saparak şiirlerini kitaplaştıran ilk şair oldum. İmza attığım ilkler sadece bu sandınız değil mi? Ben ilklerin şairi, nasıl bu kadar olsun? Sahi siz noktalama işaretlerini ilk kullanan yazarın ben olduğunu biliyor muydunuz ? Peki ya ilk özel gazeteyi benim çıkardığımı? Halkımı da unutmadım. Batı batı diye geziyorsak da özümüzden sapacak değiliz Durûb-ı Emsâli Osmanîyye’de Türkçe atasözlerinin Arapça ve Farsça karşılıklarıyla derledim ve halk felsefesini yansıttım.

Gazeteciliğe de bulaştım tabii. 1860’ta Agâh Efendi ile birlikte                                       gazetesini çıkarma kararı aldık. "Yahu, haber vermek yetmez, halkı eğitmeliyiz!" dedik ve gazeteciliği de eğitim aracı haline getirdik. "Tefrika", "abone" gibi kelimeleri Türkçeye soktuk, halkı bilinçlendirdik! Çünkü biz, yalnızca haber değil, halkın da kafasını çalıştıran bir gazete istedik! 

Tiyatroya da eksik kalmayayım dedim:                               adlı eserimle, Türk tiyatrosunun Batılı tarzda yazılmış ilk örneğini ortaya koydum. Ama ne yazık ki dönemin şartları nedeniyle sahnelenemedi. Yani düşündüm, yazdım, ama halk bir türlü benim tiyatro keyfimi göremedi. Neyse, “her şeyin hayırlısı” diyelim ona da.

Dil işi bende bir başka sevda! “Saf Türkçe” anlayışını benimsedim. Sadeleştirme, kundaktan yeni çıkmış bebeğin bile anlayacağı bir dil kullanma derken, Türkçeyi geliştirdim. Bir de gazetecilikte doğru dil kullanmaya özen gösterdim. Çünkü dil, insanı eğiten, yansıtan bir araçtır!

 

Eserlerimde de hep akılcılık, adalet, hukuk gibi önemli kavramlara yer verdim. Hani derler ya “Batı’yı al, ama özünü kaybetme,” işte ben de tam bunu yaptım. Batılılaşma hareketinin öncülerinden biri oldum, çünkü halkın eğitilmiş, bilinçli bireylerden oluşması gerektiğine inandım. Modernleşmek, gelişmek, kalkınmak… Bunları sadece düşünüp konuşmakla kalmadım, amacım doğrusunda koca koca adımlar attım!

Son yıllarımı dil çalışmalarıyla geçirdim, Fransızca'dan Türkçe’ye tercümeler yaptım, Türkçe bir lügat hazırlamak için de çırpındım. Ama maalesef bu projeyi tamamlayamadım. 13 Eylül 1871’de Paris’te beyin tümörü yüzünden hayata veda ettim. Tabii o dönemde, "Yahu bir şeyler var, çok derin bir şeyler var" diyerek Türk edebiyatına ve diline katkıda bulunan biri olarak anılacağımı bilmeden.

İşte böyle, benim Türk edebiyatına kattıklarım, Batılılaşma sürecinde önemli bir adımdı. Hem de o kadar önemli ki, etkileri hâlâ devam ediyor. Gerçi sonradan baktım ki, zamanında pek anlaşılmamışım. Beni anlayacak kişiler daha anasının karnına doğmamış bile. Ama neyse ki, zaman bana hak verdi! Sonunda çalışmalarım hak ettiği değerlere kavuştu.

Ah buradan Tercüman-I Ahval gazetesinin çıkmasında bana yardımı dokunan yakın dostum Ziya Paşa’ya teşekkürlerimi  etmesem olmaz. Dostum kimi zaman fikir ayrılıkları yaşadık. Amma ölümümden sonra mirasımı sahiplenmeni asla unutamam.

Tercümân-ı Ahvâl

İbrahim Şinasi
00:00 / 02:44

1860 yılında, Agâh Efendi ve ben Osmanlı’da bir devrim yapmaya karar verdik – tabii ki gazetecilik devrimi! 22 Ekim’de Tercümân-ı Ahvâl’i piyasaya sürdük, ama aman dikkat! Bu, bildiğiniz sıradan bir gazete değildi; bizimki tam anlamıyla "özel" bir gazeteydi. Hedefimiz halkı aydınlatmak, Batılı fikirlerle tanıştırmak ve onları düşünmeye teşvik etmekti. Hani derler ya, "Gazeteler düşünceyi uyandıran birer okuldur," işte biz de bunu hedefliyorduk.

Başta Pazar günleri yayımlandık, ama ne demişler? "Hedef büyütmek gerek!" Birkaç sayıya kalmadan Tercümân-ı Ahvâl’i haftada üç gün (Pazar, Salı, Perşembe) yayımlamaya başladık. Ama biz bu kadarla yetinmedik tabii; rakibimiz Ceride-i Havadis’le rekabet etmek için yayınımızı beş güne çıkardık. Bu kadar yoğun tempoya kimse dayanamaz ama biz pes etmedik! Gazetemiz Bahçekapı’daki matbaadan basılıp, altındaki tütüncü dükkânından satılıyordu. İlk gazete satış noktası olarak tütüncü dükkanı? Pek iş açımı görünmese de bence mükemmel bir pazarlama fikri. Sonuçta tütünle en iyi yeni çıkmış sıcacık bir gazete iyi gider değil mi?

Gazetede, ben ve Agâh Efendi dışında, Ahmed Vefik Paşa, Ziya Paşa ve Refik Bey gibi ünlü isimlerin yazıları da yer alıyordu. Tabii ki, bizim yazılarımızda Osmanlı'nın geri kalma sebeplerini bolca tartıştık. Ama biz sadece düşünceyi değil, edebiyatı da kucakladık. Mesela, Batılı anlamda ilk Türkçe oyun olan Şair Evlenmesi'ni burada yayımladık. Hem eğlendirdik hem öğrettik, hem de yazının gücünü gösterdik!

Ama ne yazık ki her şey güllük gülistanlık gitmedi. Ziya Paşa’nın eğitim sistemine yönelik o “sert” eleştirisi yüzünden, Mayıs 1861’de gazetemiz iki hafta kapatıldı. Ah, basın özgürlüğü dedikleri şey... Bu olay, Türk basınında ilk kez yayının durdurulması anlamına geliyordu. Gerçekten de "yayın durdurmak" bir Osmanlı geleneği olmadan önce denedik!

Sonunda, 1866’da Tercümân-ı Ahvâl 792. sayısında sona erdi. Bizimle birlikte fikirler de son bulmuş değildi, ama işte, gazetenin kapanışı ne yazık ki kaçınılmaz oldu. Biraz da, hani dedik ya, "Basın baskı altında olursa, basanların da dayanacak gücü kalmaz!" Ama önemli olan, Tercümân-ı Ahvâl’in sadece bir gazete değil, aynı zamanda Osmanlı'daki modernleşme çabalarının simgesi olarak tarihe geçmesiydi. Hem biz, hem de gazetemiz, modern gazeteciliğin temellerini atarak, basının gücünü halkın gözlerine soktuk. Bu da bizim için pek eğlenceli bir başarıydı!

Şair Evlenmesi

İbrahim Şinasi
00:00 / 03:15

Şair Evlenmesi'ni yazarken asıl amacım, Türk tiyatrosuna Batı usulübunu kazandırarak, toplumsal yapıyı mizahi bir dille yansıtmaktı. Çünkü bakıyorsunuz, toplumda görücü usulü evlilik gibi garip bir gelenek var, değil mi? Kadınlar, "Aman, bak bakalım, adam şair miymiş, neymiş?" diyerek, sanki kadının ömrünü beraber geçireceği adamı tek bakışta seçmelerini bekliyor, insanı bir hale sokuyorlar. İşte ben de bu durumu birazcık dalga geçerek anlatmaya karar verdim. 

Eserin başkahramanı Müştak Bey, öyle saf, öyle eğitimli bir şair ki, doğru düzgün evlenme işini bile beceremiyor. Bir yanda sevdiği Kumru Hanım var, ama o kadar zor bir iş ki, evlenme meselesi, sanki devrim yapıyor. Mahalleli kadınlar, her an bir işin içinde, "Müştak Bey şöyle yapmalı, böyle yapmalı" diye adamın her işine karışıyorlar. Ama işler öyle bir karışıyor ki, adam, Kumru Hanım’la evlenmek isterken, ablası Sakine Hanım’la evleniyor. Bu noktada ben de diyorum ki, "Hadi canım, bu kadar da olmaz!" 

Tabii, bir de Hikmet Bey var. O da hikayenin en sağlam karakterlerinden biri. Hikmet Bey, "Bu işin içinde bir yanlışlık var, dostum," diye düşünüp, biraz akıl veriyor. Hem de nasıl akıl! İmamı rüşvetle ayarlıyor, işleri düzeltmek için kolları sıvıyor. Sonunda, Müştak Bey, sevdiği Kumru Hanım’a kavuşuyor ama bu süreçte, tam da hikayenin özüne uygun şekilde, her şeyin başı insanın birbirini tanıması gerektiği fikrine varıyor.

Eserimi yazarken, bir iki yenilik ekliyim dile yeni kapılar açayım dedim. Çünkü bu işin içinde sadece güldürmek yok, aynı zamanda insanlara düşünme fırsatı da vermek gerekiyor. O yüzden, Türkçede noktalama işaretlerini tiyatroda kullanan ilk kişi ben oldum. Evet, itiraf ediyorum, biraz şov yaptım belki ama, nokta, kısa çizgi, virgül… Her birini birer işaret olarak kullanmak, karakterin ruh halini daha iyi anlatmak için. Gerçekten de, noktalama işaretlerinin gücü azımsanacak gibi değil!

Ne yazık ki, gazete tefriklerinde ve basımda beklediğim ilgiyi görmedim. Ama öyle bir durum var ki, her yenilik hemen kabul edilmiyor. Aslında "İlginç bir şey yaptı, ama bu kadar da abartılır mı?" gibi düşüncelerle alay konusu oldu. Ama işte zaman geçtikçe, doğru insanlar, doğru yerde değerlendirmeye başladılar. Eserim, özellikle İkinci Meşrutiyet’ten sonra sahnelenmeye başladı. Çünkü aslında bu hikaye, her dönemde birilerinin yüzüne tokat gibi çarpmalıydı: "Evlenmeden önce birbirinizi tanıyın!" 

Benim niyetim hep şuydu: Hem güldürüp hem düşündürmek. Ve tabii, bir de toplumdaki bu garip geleneklere parmak basmak. Şair evliliğiyle ilgili şunları söyleyebilirim: Sadece şair olmanın evliliğe yetmediğini ve bir insanın şiirinden çok, insanlığından değerli olduğunu göstermeye çalıştım. Ama zamanla her şeyin anlaşılacağına inanıyorum. Yani, belki şimdi anlaşılamadım ama, o zamanlar da "Yazının gücü ne olacak ki?" denmişti, değil mi? Yine de, ben yolumdan şaşmadım!

bottom of page